14 Şubat 2015 Cumartesi

Pitch Perfect 2 Geliyor !!!


Geçen senenin en sevdiğim filmlerinden olan Pitch Perfect devam filmiyle mayıs ayında geri dönüyormuş..
İlk filmi çok sevmiştim (yazısı burada ) ve ikinci filmin çekildiğinden haberim yoktu.Bu yüzden haberi görünce hem çok şaşırdım,hem de çok mutlu oldum,eminim fragmanı izlediğinizde bana hak vericeksiniz.. :)


Filmin ikinci ayağında kızlar bu sefer uluslararası bir yarışmaya katılıyor. Şimdiye kadar hiçbir Amerikalı takımın kazanamadığı bu mücadeleyle birlikte, ekip yeni maceralara yelken açıyor.Türkçe altyazılı fragman için tıktık..

9 Şubat 2015 Pazartesi

Bir Sandra Bullock Klasiği : The Proposal (2009)


Romantik film izleme krizimin tuttuğu bi hafta 3-5 tane Sandra Bullock filmi izleyip kendime geldiğim bir zamandan kalma bir film aslında bu film..Diğer izlediğim filmlere göre biraz beklentilerimin altında kalmıştı ama izlenemeyecek kadar kötü değildi yinede..

Film çok başarılı ve dominant bi karakter olan herkesin nefret ettiği ,kötülerin de kötüsü yayınevi müdürü Margaret'ın çok önemli bir zamanda Kanada'ya sınırdışı edileceğini duyduğunda,herşeyden habersiz mıyıl mıyıl bir karakter olan ve asla sesi çıkmayan asistanını editörlüğe terfi etme karşılığında kandırıp evlenmeye karar vermesiyle başlıyor..

İnanılmaz bir şekilde çevirdiği emrivaki ile yayınevi patronlarına, asistanıyla evlenmeye karar verdiklerinin açıklayan Margaret, yalandan yapılan bir nikahın ülkede kalmak için yeterli olacağını, her şeyin 2 tane imzaya baktığını sanmakta ve elbette yanılmaktadır.Andrew ise hayalindeki işe bu kadar yaklaşmışken bu garip teklifle ilgili herşeyi Margaret'ın eline bırakıp, editörlük için teklifi kabul eder...

Ama peşlerinde göçmenlik bürosunun yakalarından bir türlü düşmeyen elemanı olunca mecburen aileyle tanışmaya Alaska'ya giderler..Yalnız Margaret'ın aileyle tanışma gibi bir fikrinin olmayışı ve göçmenlik bürosu yetkilisini kandırıp, otelde kalma planı Andrew'nun geleneksel ailesiyle tanıştığında suya düşer..
Mecburen aynı evde ve aynı odada kalmaya başlayan ikilimiz çeşitli aksilikler sonucu birbirlerine karşı birşeyler hisseder hale gelirler..
Geniş bir oyuncu kadrosu olan Teklif filmi seyirciye çok fazla şey vadetmeyen filmlerden..Geleneksel aile, Alaska'da çekilmese de ordaymışcasına hissettiren muhteşem arka planlar ve dozunda verilmiş esprili sahneler seyirciyi ekran karşında tutuyor ama bittiğinde dönüp bir daha izleme isteği yada ''ne kadar güzeldi dimi şurası,ne çok eğlendik '' gibi cümleler kurdurtmuyor..
Olayların birden olup bitmesi 3 günde çiftimizin deli divane aşık olmaları filan yok artık dedirtiyor bi bakıma..

Hiç mi bişey beğenmedin derseniz aslında Maggie'nin telefon,köpek ve kartalla yaşadığı üçlü mücadele, Andrew'nun pamuk büyükannesi, gelinlik provasında büyükannenin ilginç yorumları :D ve yine Maggie'nin Andrew'ya dizlerinin üstüne çöküp evlenme teklif ettiği sahneler çok hoştu..:)
Onun dışında hepi topu bu işte..Elde seçenek olmadığında hiç yoktan iyidir dedirten filmlerden diyebilirim..Keyifli seyirler.. :)

Dipnot:Bu arada ekşi sözlükteki bir yorum çok hoşuma gitti ve sanırım yazan kişi bir erkek. :D
''pms filmi. romantik komedi. gerekli. majezik gibi, nutella gibi. sevgilinize izlettirin, sussun. bir buçuk saat dert yok, tasa yok. ''

7 Ocak 2015 Çarşamba

Acıktıran Filmler : Şef / Chef (2014)


Carl Casper şık bir restoranda çalışan bir baş aşçıdır. Kendi mutfağına ait yemekleri harikadır ama çalıştığı restoranın menüsüne bağımlı çalıştıkça yeni bir şeyler ortaya çıkarma isteği ve ona bağlı olarak da yemeklerinin lezzeti düşüşe geçer.
Üstelik önemli bir gurmenin yemekleri hakkında yaptığı olumsuz eleştiriler Carl için bardağı taşıran son damla olur.Yeteneğine rağmen kariyerinde düşüşe geçtiğini hisseden Carlrestorandan ayrılır ve neler yapabileceğini düşünürken tam da bu dönem bir teklif gelir: ikinci el bir bir yemek karavanı al ve kendi işinin patronu ol! Oğlu Percy ve eski bir arkadaşı olan Martin’in yardımıyla Carl Amerika yollarında yemeğe ve yeni lezzetlere ve de en önemlisi hayata dair tutkusunu yeniden keşfedecektir...

dipnot:nişastanın bilinmeyen işlevlerini öğrenmek çoook şaşırtıcıydı.. :3

Ta taaaamm..Yeni yılın iştah açıcı ilk yazısından herkese merhabaa..:)
Bu aralar onedio'da gördüğüm bir liste sonunda baya baya aşçılıkla yada şeflerle ilgili filmlere sardırdım..Ama öyle böyle değil günde 2 yada 3 tane izlediğim bile oldu ki bu benim için bile çok fazla.. :D
İşte bu filmlerden ilk izlediğim film 2014 yapımı Şef filmi oldu..Filmde geçen yemeklerden ve başroldeki aktörün oyunculuğundan çok hoşlanmasam da anlattığı hikayenin bazı yanlarını beğendim diyebiliriz.. 

Mesela Carl'ın 9 yaşındaki oğluyla olan ilişkisini yakın markaja alıp hiçbir detayı atlamaması çok hoştu..Bununla beraber filmde tam bir sosyal medya etkisi vardı..Şöyle ki sosyal medya araçlarından Vine ve Twitter'ın kullanımı o kadar ilginçti ki filme ait bir karakter gibiydi..Görsel olarak da twitter'ın mavi kuşunu ,tweet attığımızda çıkan ciklemeleri filan eklemişlerdi ki bu daha önce hiçbir filmde tanık olmadığım bişiydi. Beğendim farklı ve hoş bir detay olmuştu..

Tüm bunların dışında ise Carl'ın Matt adındaki arkadaşı film boyunca dikkatimi çeken diğer bişeydi..Kesinlikle herkese bir tane Matt gibi arkadaş lazım..Öyle biri olduktan sonra kalabalıklara hiç gerek yok..Açıkçası film boyunca kıskandığım,olsa ne güzel olur dediğim tek şey o oldu benim.. :)

Epey geniş bir kadrosu ve tanıdık oyuncularla dolu bir film olsa da -neden bilmiyorum- aradığımı çokta bulamamış gibi olduğum filmlerden biri oldu Şef..Evet izledim ama bu kadar reklamı yapılan bir filmin daha özenli olmasını isterdim açıkçası..Yine de mutfak ve yemek görüntüleri eşliğinde iyi bir 2 saat geçirdim..
Aşçılıkla ya da yeni şeyler denemekten hoşlanıyorsanız sizin için de iyi bir seçim olabilir zannımca..
Keyifli seyirler..

16 Aralık 2014 Salı

The Voice Kids 2014 Germany

Selam millet..
Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba demek çok garip bi duygu..Büyük ihtimalle senenin son yazısı bu olucak ama yine de belli de olmaz..
Bu yazının ana konusu gibi içimde tutamayıp bunu mutlaka paylaşmam lazım dediğim bişi çıkarsa yine burdayım diyebilirim..


Neyse bugünkü konu aramızda daha önceden haberi olan var mıydı bilemiyorum aramızda ama benim geçenlerde kardeşimin dürtüklemesiyle fark ettiğim bir yarışma programı..
Bizdeki O Ses Türkiye'nin farklı bir versiyonu olan The Voice Kids birkaç yıldır Almanya'da yapılıyomuş..Yarışmacıların koçlarından biri Almanya'nın Eurovision 2010 birincisi Lena isimli hatun..Hoş o sesle nasıl birinci olmuş şaşırdım ya neyse konumuz bu değil.. :D
Dipnot:Sağdaki jüri üyesi (Henning Wehland) Yüzüklerin Efendisindeki Boromir'e benzemiyo mu?Lütfen yalnız olmadığımı söyleyin.. :D

Evet devam edelim..Kısacası büyüklerin değilde küçüklerin yarıştığı,ortaya devasa sesli çocukların çıktığı oldukça eğlenceli bir program The Voice Kids..Her bölümü izlemesem de izlediğim kısımlardaki şarkı söyleyen çocuklar inanılmazdı..Yani o minnacık vücuttan nasıl böylesine büyük ve melodik sesler çıkabilir ki..Çok şaşırtıcı.
Yaş aralığı 8 ile 14 arası değişen bu çocukların arasında Türk olan birkaç tane yarışmacı da var ki sesleri hiçte yabana atılacak gibi değil..Hepsini değil sadece en en en beğendiklerimi burada paylaşacağım ama siz eğer isterseniz youtube'dan diğer yarışmacılara göz atabilirsiniz..

İlk dinlemenizi istediğim yarışmacı Richard..Utandığından ilk şarkısını perde arkasından söyleyip şarkı bittiği zaman perdenin inmesiyle yaşadığım şok inanılmazdı..Yarışmanın favorilerinden iken nasıl olur da birincilik başkasının olur inanamadım ya neyse..


İkinci dinlemenizi istediğim kişi Soufjan..Türkçesi ya da Arapçası Süfyan..Sanırım Arap kökenli bir yarışmacı ama deli bir ses var çocukta.. :D Biraz da kıvrak tabi..:) Seslendirdiği şarkı Lady Gaga'dan Applause..Epeyce zor bir şarkı gibiydi ama hiç zorlanmadı..


Sololardan dinlemenizi istediğin son şarkı ise Laura'ya ait..Whitney Houston'ın efsane şarkısı I Will Always Love You'yu eminim bu kadar genç bir sesten dinlememişsinizdir..Ses ince ama çıkışlar müthiş..Bu arada sanırım bu  başka bir sezona ait çünkü jüride kıvırcık bir adam var..


Dinlemenizi istediğim son iki parça ise eleme gecelerine ait..İlk videoda Türk kızı Lara ve Lene var..Seslendirdikleri şarkı Ellie Goulding'in ünlü şarkısı Burn..Yalnız kızlar o kadar harika bir düet yapmışlar ki orjinalinden çok daha mükemmel söylemişler..Hatta
şarkıyı düetten sonra dinlediğimde ''ıyy bu ne böyle mıy mıy mıy'' dedim..Sarışın kızın elenmesi ise kötü oldu.İkilinin ses uyumu harikayken değerlendirmemek çok yazık olmuş.. :(


İkinci eleme şarkısı ise Richard ve Jasmin ikilisine ait..Richard'ı zaten bir üstte dinlemiştiniz ama burda bambaşka..Jasmin adındaki kız 14 yaşında olmasına rağmen epey büyük göründü gözüme ama sesi yinede devasa..Lara ve Lene düetindeki durum bunda da geçerliydi benim için.Seslendirdikleri şarkı John Legend - All of me..İzleyince bana hak vericeksiniz kesinlikle asıl şarkıcıdan daha güzel söylemişler..Resmen dinlerken insanın içine dokunuyor..


Bu yaz tatilini Almanya'da geçiren kardeşim gitmeden 1 ay önce bunların toplu konserleri olduğunu öğrenince baya üzülmüş.Videoları bana izletmeden önce pek anlam veremedim çocuk işte ne kadar olabilir ki dedim ama izledikten sonra gerçekten harikalarmış dedim yani...Şaşırtıcı olan ise kendi dillerinde hiç şarkı duyamamış olmam..Söyledikleri şarkıların hepsi ingilizce olması biraz garip geldi bana açıkçası.Neyse..
Umarım sizlerde beğenmişsinizdir..Fikirlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın..
Görüşmek üzere.. :)



1 Aralık 2014 Pazartesi

Kamisama Hajimemashita /2012



Momozono Nanami'nin babası pislik herifin tekidir ve kimsesi olmayan biricik kızını, büyük bir borcun altında bırakarak evden kaçmıştır. Aynı gün icra memurları gelir ve Nanami kendisini bir çanta dolusu eşyasıyla parkta bulur. Kalacak bir yeri veya gidecek kimsesi yoktur. 
Zavallı kız hayat bundan daha kötü olamaz derken bir köpek tarafından kovalanıp ağaca tünemiş bir adam görür. Ona yardım edip köpeği kovar ve adam da karşılık olarak Nanami'yi alnından öper ve ona kendi evini vereceğini söyler. Kandırılma riskini göze alarak adamın tarif ettiği yere giden Nanami kendini perili gibi görünen bir tapınakta bulur. 




Dahası bu tapınak sahiden de "perili"dir ve Nanami orada pek de hoş karşılanmaz.Hoş karşılanmamasının sebebi olan Tomoe , evin eski hizmetkarıdır ve onu birdenbire bırakan ilk efendisine kızdığı için Nanamiyi efendi olarak kabul etmek istemez..Nanami'nin hem bununla başa çıkması hemde Tomoeyi öperek onun efendisi olduğuna ikna etmesi gerekmektedir..
Ve bu hiç kolay olmaz..



Serinin ilk başları oldukça komik ilerlerken sonralara doğru Nanami ve şeytan Tomoe arasında filizlenen romantikimsi şeyler ayrı bi hava katmış diziye..Keyifli zaman geçirmek için kısa bölümlü eğlenceli bi anime arıyosanız iyi bi seçim olabilir..
Keyifli seyirler...

Dipnot:Birkaç ay sonra ikinci sezonu da çıkıcakmış.. :D tey tey tey...



6 Kasım 2014 Perşembe

Ateşli aynasızlar/ The Heat (2013)


Ekip ruhundan anlamayıp tek başına çalışması ve bütün övgüleri toplaması yüzünden FBI'da ki ajanlar tarafından sevilmeyen kuralcı özel ajan Sarah Ashburn (Sandra Bullock),terfi alabilmek için Boston'daki bir uyuşturucu çetesini çökertme işine gönüllü olur..Lakin gittiği yerde ona devamlı arıza çıkaran polis memuru Shannon Mullins (Melissa Mccarthy) ile başa çıkamayınca işin yolunu ortak olmakta bulurlar..
Araştırdıkları çetenin eski elemanlarından biri Mullins'in eski kardeşi olunca işler karışır..Kardeşi korumak için herşeyi yapacak olan Mullins peşinden Asburn'u de sürükleyince macera başlar..Artık Ashburn için kibar nazik FBI ajanı kimliği gitmiş yerine ağzı bozuk cevval atakan biri gelmiştir..

 

Evett bol ekşınlı bir filmle geldim ben pek sevgili okuyucularım..

Daha önce Melissa Mccarthy'i izlediniz mi bilmiyorum ama ''Nedimeler'' filminde izleyip sınır tanımayışına ve oynadığı deli role bayılmıştım ben..Bu filmde de ona yakın bi karakteri var ama daha kötüsü..

Ağzı feci bozuk ve suçlular konusunda korkunç bir ünü varken, kurallı ve kibar bir FBI ajanıyla mecburen ortak olunca işler baya karışıyo..Kendisini düzeltemeyeceğine göre ortağı olan Sandra Bullock'u kendine benzetiyo diyebiliriz..

Film boyunca ekşının adım adım gelişini görmeyi ve arada minnak dozlar halinde verilen duygusal anların sonrasında yaşananları çok sevdim.Çoğu yeri bol kahkaha eşliğinde izledim ama özellikle son sahnede Ashburn sedyede yatarken olanlar ve Mullins'in kediyi kapıp geldiği anlarda gülmekten kendimden geçtim diyebilirim.. :D

O yüzden benim tavsiyem bu aralar izleyecek eğlencelik bişiler arıyosanız The Heat filmini kesinlikle es geçmemeniz yönünde..

9 Ekim 2014 Perşembe

İç acıtan Bir Anime: Hotaru Na Haka / Ateşböceklerinin Mezarı

 Ateşböceklerinin Mezarı II. Dünya Savaşı'nın sonuna yakın bir dönemde Japonya'da geçer. Filmde, bombalanan Kobe şehrinde hayatta kalmış 14 yaşındaki Seita ve onun 4 yaşındaki kızkardeşi Setsuko'nun umutsuz çabaları anlatılır.
Filmin başlangıcında, nasıl sonlanacağı sezinlenmektedir. Seita Sannomiya İstasyonu'nunun karanlık bir köşesinde terkedilmiş ve bir deri bir kemik halde ölür. Ardından ruhu kızkardeşinin ruhuyla bir araya gelir ve kardeşler trenle çeşitli istasyonlara giderlerken geriye dönüşlerle ve fon sesiyle geçmiş anlatılır.
Liman şehri Kobe'ye bombalı saldırı yapıldıktan sonra anneleri ölen Seita ve Setsuko teyzelerinin yanına giderler. Başlangıçta iyi görünen teyzeleri zamanla çocuklara daha az yemek verip daha kötü davranmaya başlar. Bunun üzerine kardeşler şehrin dışında yer alan eski bir sığınağa taşınmaya ve kendilerine bakmaya karar verirler.
Seita, kendisi ve kardeşi için tarlalardan sebze çalmaya ve bombalama esnasına evleri yağmalamaya başlasa da yiyecek bulmak giderek zor bir hale gelir. Sonunda küçük kız yetersiz beslenmeden ölür. Seita kardeşi için insanlardan uzakta yalnız bir cenaze töreni düzenler. Ardından kızkardeşine ait küllerin birazını şeker kutusuna ekler ve kutuyu ve babasının fotoğrafını birlikte ölene kadar taşır.
Filmin sonunda Seita ve Setsuko'nun ruhları görülür. Artık sağlıklı ve iyi giyimli görünmektedirler ve yan yana oturarak günümüz Kobe'sine bakmaktadırlar.

Ateşböceklerinin Mezarı Isao Takahata'nın yazıp yönettiği 1988 Studio Ghibli yapımı çok eski bir animasyon filmi. Asya filmlerini izlemeye başladığımdan beri sağdan soldan mutlaka izle diye tavsiyeler alsam da konusu yüzünden açıkcası bi türlü cesaret edememiştim..Bugün ise bi anlık cesaretle hadi bi izleyeyim dedim ama boğazıma oturan yumru sanırım o cesareti tam anlamıyla verememiş olduğunu gösterdi bana..
İzlerken başı sonu belli olduğundan çok kasmadım kendimi ama çok çok iç acıtıcı, '' nasıl bi dünya bu ,insanlık öldü mü yahu?'' dedirten bi yapısı var animasyonun..
Hikaye aslında Akiyuki Nosaka'nin aynı isimli romanından temel alarak oluşturulmuş.Ve Nosaka'nın 2.dünya savaşı sırasında küçük kardeşinin Setsuko gibi hayata veda etmesi gibi gerçek bir olaya dayandırılmış..Animasyon tarihinin en sarsıcı filmlerinden biri olarak gösterilse de Hotaru na Haku savaşın ne denli acımasız olduğunu,arka planda yaşanan trajediyi,savaşın ideolojisini değil de insani değerleri gayet açık ve net olarak göz önüne sermesi bakımından bence çok önemli bi anime..
O yüzden benim gibi ertelemeyin ve mutlaka izleyin..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...